YEŞİL ELMA - Kemah'tan İstanbul'a Yüzyıllık bir Aşk Öyküsü

Anasayfa » Kemah Öyküleri » YEŞİL ELMA - Kemah'tan İstanbul'a Yüzyıllık bir Aşk Öyküsü
share on facebook  tweet  share on google  print  

YEŞİL ELMA - Kemah'tan İstanbul'a Yüzyıllık bir Aşk Öyküsü

"Kemah Öyküleri" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
YEŞİL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

      





      YEŞİL ELMA

      Neşe ile Ateş evleneli bir ay olmuştu. Gözleri birbirlerinin gözleri içinde, karşılıklı oturmuş yemek yiyorlardı. Meyvalar geldiği zaman Ateş, karısının kendi iç alemine dalmış, bir şeyler düşündüğünü ve bu zihninden geçen şeylerin onu gülümsettiğini gördü. Bütün seven erkeklerin yaptığı gibi Ateş de kıskanç ve hırçın bir sesle:

      - Neşe, hiç tereddüd etmeden ne düşündüğünü hemen söyle, dedi.
     
      Genç kadın tatlı tatlı güldü. Sevgi dolu gözlerle erkeğinin gözlerinin içine baktı, nazlı nazlı:
      - Koca bebeğim, neden bu kadar kıskançsın? dedi.

      Elinde tuttuğu elmanın kabuklarını soymaya devam ederek:
      - Zihnimden geçen şeylere gülümsüyordum, onu merak ettin değil mi? Sana da anlatayım.

      “On, on bir yaşında küçücük bir kızdım. Büyükler oturmuşlar, her zaman olduğu gibi zamane gençlerini tenkid ediyorlardı. Sevişerek yapılan izdivaçların sonu gelmediği, halbuki eski izdivaçlar; annelerin, babaların tavassuti ile aynı seviyedeki aileler arasında olduğu için, daha sağlam yuvalar kurulduğu söyleniyordu.
     
      Bu sözler üzerine büyük annem:

      - Yoooo!. Ben pek bu fikirde değilim, diye itiraz etti. Size bunu ufak bir hikayeyle; daha doğrusu kendi aşkımın hikayesi ile ispat edeceğim.

     Benim babam, ecdadı Selçuklu beylerine dayanan Kemah beylerindendi. Dedelerimiz Kemah’a gelip yerleştikleri zaman dört konak kurmuşlar. Mal dağılmasın diye birbirleri arasında evlene evlene bu konakların sahipleri hiç değişmemiş. İşte ben dünyaya gözlerimi bu konaklardan birinde açtım.

      Teyzemin oğlu beşik kerteği nişanlımdı. Onlar uzakta, ağaçların arasından çatısı görünen konakta oturuyorlardı. On beş yaşına bastığım zaman düğünümüz olacaktı. Bu yüzden görmediğim nişanlımla küçücükken beraber oynamışız. Sonra bizi birbirimizden ayırmışlar. En eski çocukluk hatıralarımı düşünürdüm de bir türlü bu hatıralar içinde onu bulamazdım.
     
      On beş yaşıma basmak üzereydim. Yani bütün genç kızların hülyalarında bir kahramanın belirdiği yaşlardaydım. O gün hamama şehre inmiştik. Hamamın karşısında bizim aile kabristanı vardı. Yıkandıktan sonra kabristanı ziyaret edip dua etmek anane haline girmişti. Hamamın kapısından çıkar çıkmaz bir süvari zabitiyle karşılaştık. Üç ayağı beyaz güzel bir al ata binmişti. Kalpağın altından kıvırcık kumral saçları gözüküyordu. Yüzünün hatları keskin, bakışları alev gibi parlak ve yakıcıydı. Kumral bıyıkları bu simaya biraz daha heybet veriyordu. Büyükler ihramlarına bürünürken ben, onun atın üstünde bir heykel gibi geçişini olduğum yerde hayran gözlerle seyrettim.
     
      Kemah yerlileri konaklara aid bir kimseyi gördüler mi rahatsız etmemek için yüzlerini duvara dönerlerdi. Halbuki bu süvari zabitinin sıcak bakışları vucudumun her yerinde gezindikten sonra bir an gözlerimin içine dalıp kayboldu.
     
      O günden sonra yaşadığım muhit beni sıkmaya başladı. Ne düşündüğümü, ne istediğimi bilmez bir halde avare avare bahçede dolaşır dururdum.
     
      Nihayet düğün hazırlıklarına başladılar. Benim tarzımda yetişmiş bütün genç kızların aksine yüzünü görmediğim beşik nişanlımla kat’iyyen evlenmek istemiyordum.  İçim bir sevgiyle, kim olduğunu bilmediğim, tanımadığım birisinin sevgisiyle doluyordu.
     
      Bazen sabrım taşar, adetlerimize aykırı olarak içimden bir isyan fırtınası yükselirdi. Bu duygularımı yatıştırmak, içime sindirmek için bahçeye fırlar, Cennettepede tahtıma kurulurdum. Bahçenin bu kısmı yüksek bahçe dıvarlar ile aynı irtifada ufacık bir tepecikti. Bu tepede muazzam bir dut ağacı vardı. Gövdesi öyle bir tarzda kavislenmişti ki uzaktan gören yüksek arkalıklı büyük bir iskemle zannederdi. Ben çocuk yaştan beri buraya “Taht” ismini takmıştım. Tepenin üzerinden de dünyanın en güzel manzarası göründüğü için oraya da “Cennettepe” demiştim.
     
      Bir gün gene Cennettepede tahtıma kurulmuştum. Arazinin şark kısmında bulunan kaleler bir ışık oyunu ile; Mamahatun dağına o kadar yaklaşmışlardı ki sanki Fırat nehri kalelerle dağın teşkil ettiği dar boğazdan akıyor, Mamahatun dağının eteklerinden kıvrılarak garb kısmında kayboluyordu.
     
      Muhitin dağ kısmındaki kenarları ne kadar sarp ve vahşiyse, ova tarafındaki kıyıları yemyeşil kavak ağaçları ile bir kadın boynuna takılmış zümrüd bir kolye gibi o kadar şirin ve güzeldi. Bulunduğum tepeden araziye meyillenerek Fırat boyuna kadar inerdi. Buraları çeşit çeşit meyva ağaçları ile yemyeşildi.
      
      Binbir çeşit hülyayla, ovanın, ruhu dinlendiren yeşilliklerini doyamadığım bir zevkle seyrediyordum. O anda kucağıma irice birşey düştü. Ufak bir çığlık atarak yerimden sıçradım. Beni korkutan bu cisim yeşil bir elmaydı. Elmayı yerden alırken endişeli nazarlarla da etrafı kontrol ediyordum. Kimseyi göremeyince nazarlarım elmanın üstünde toplandı. Gözlerime inanamıyordum. Elmanın üzerine eski harflerle, incecik güzel bir yazıyla yazılar yazılmıştı. Heyecan, hayret ve şaşkınlıkla karışık hislerin tesiri altında gözlerim olduğundan fazla irileşerek şunları okudum.
      
       
Benim küçük sevgilim,
       
Size sevgilim diye hitap ettiğim için bana gücenmeyin. Kalbim, sevgilim diye feryad ederken sizden niye gizleyeyim?..
       Sizi o gün hamam kapısından çıkarken gördüm. Öyle başdöndürücü bir güzelliğiniz vardı ki size bakmaktan kendimi menedemedim. Beni büyülediniz. Gündüz hayallerim, gece rüyalarım sizinle dolu. Size utanarak itiraf edeyim ki sizi delice seviyorum.
       Eğer beni, hamam kapısı önünden geçen süvari zabitini hatırladınızsa yarın ayni saatte sizi her zaman uzaktan seyrettiğim tepenin hizasındaki duvardan bana ulaştırın.
     
       Hasretinizi çeken
       Kemal

     
      Hemen ertesi günü yeşil bir elma ile cevap verdim. Kemal hergün duvarın dibine geliyordu. Atının eğeri üzerinden ayağa kalkıyor, uzaktan uzaktan uzağa birbirimizi seyrediyorduk. Sonra da ya ben ona ve yahud o bana bir elma atıyorduk.
     
      Tabi bu böyle devam edemezdi. Kemal gidip ailemden beni istedi. Zaten dışarıdan bir kimseye kız vermezlerdi, üstelik bir de nişanlı olduğum için hemen reddettiler.
     
      Beni hemen teyzemin oğlu ile evlendirmek için düğün hazırlıklarına başladılar. Düğüne bir iki gün kalmıştı. Bir gece gelinlik elbiselerimi giydim, ihramıma büründüm, gündüzden hazırladığım merdivenden duvara çıktım; kendimi sevgilimin kolları arasına bıraktım.
     
      Bütün bir gece at üstünde gittik. Sonra bir yaylı arabayla Trabzon’a ulaştık. Oradan bir vapura binip İstanbul’a geldik.
     
      Kemal kibar bir aileye mensubdu. Beni çok iyi karşıladılar ve düğünümüzü yaptılar. Öyle mes’ud seneler geçirdim ki.”
     
      İşte ne zaman elma yesem büyük anneciğimin hasret dolu içli bir sesle anlattığı bu güzel aşk hikayesi aklıma gelir ve tatlı tatlı gülümserim.


Yazan : TUNARA
Cumhuriyet, 22 Mart 1942




Yayına Hazırlayan : 
Abdullah Bozdemir


kemahkalesi.com



Kaynak : Cumhuriyet, 22 Mart 1942
Tür : Kültür - Sanat Tarih : 14.06.2012
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
Araçlar
       
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this